24 Haziran 2016 Cuma

BİR YAYLA MASALI...

Size bir yayla masalı  anlatayım mı?


Yemyeşil otlarla, rengarenk çiçeklerle, çağlayan sularla, coşan derelerle, kaynayan çeşmelere,  kınalı kayalarla, yüksek ağaçlarla, dar patikalarla,  kekik, sarı çiçek,  yarpuz,  çilek tadıyla;  sac arasında pişen kömbe, yayıktan çıkan taze tereyağ kokusuyla, yoğurt doğramacı,  sütlaçla, ineğin memesinden çıkan sıcacık sütü içmek için bardak elinde sıra bekleyen, elindeki ekmeği süt makinesinden  akacak kaymağın altına tutan mutlu çocuklarla, koyun-kuzu sesiyle, köpek havlamasıyla dolu, masal gibi bir yayla…


Benim çocukluğum o masalın içinde geçti. Hiçbir fotoğrafı, video kaydı yok, ama yayla yılları kafamda bir çocuktan umulmayacak kadar net, berrak ve belirgin…

Tabi, o zaman yayla hayatının bir masal olduğunu düşünüyor muydum veya bunun farkında mıydım diye sorarsanız, hayır! Gerçi o zaman çok fazla  tatil seçeneği de yoktu, ama biz yine de yazın köyde kalan, arada-sırada ebeveynleriyle şehre giden,   bizim gibi yanakları kırmızı, elleri kabuklu olmayan komşu çocuklarını çok kıskanırdık ve köye döneceğimiz günü iple çekerdik.

  Çünkü biz tek bir yaz bile köyde olmazdık. Abimi 6 aylıkken dağa götürmüş anam (Ana dediğim kadın benim babaannem, babamlara bakarak “ana” demişiz). Benim ilk yayla serüvenim ise bir buçuk  yaşımda başlamış.  Yaylaya en geç giden küçük kardeşimdi – 2 buçuk yaşında bize katılmıştı. Küçük hariç, ikimizin de dağda inek sütü dolu şişelerle büyüdüğümüzü anlatır dururdu rahmetli anam…

….Babam öğretmen, annem sendika kütüphanesinin müdürüydü. Babam, okulların tatil olduğu yaz tatili sırasında da çalışırdı – ustalık yapardı. Fakir değildik, ama çok zengin de  sayılmazdık ve tayfanın bütün erkekleri okusun-okumasın, çalışmadan duramazdı.  Çok ineğimiz, koyunumuz, keçimiz vardı ve yazın onları köyde tutmak çok zordu. Dedem, köyümüzden olan birkaç arkadaşıyla birlikte  her yılın nisan ayında hayvanları toplayarak Ermenistan yaylalarına çıkardı.  O zaman düşman değildik tabi, henüz topraklarımıza göz dikmemişlerdi, hepimiz Sovyet vatandaşıydık ve  okullarda bizlere  “Kardeş olmuş Hayastan Azerbaycan” tarzında şiirler öğretiyorlardı.

…Dedemler hayvanlarla birlikte yaylaya yerleştikten sonra sıra bize gelirdi.  Mayıs ayı girdiğinde anam ve dedemin arkadaşlarının eşleri, torunları ve eşyaları toplardı ve göç başlardı.  Biz dedem ve anamla birlikte oturduğumuz için üçümüzü de götürürlerdi yaylaya. Diğer torunlar bölünürdü – ailede 3 çoçuk varsa bir sene biri, bir sene ikisi giderdi. Ama öyle veya böyle her sene dağda en az 8-9 çocuk olurduk.  Çocuklardan okulu olan köye tam 30-31 ağustosta dönerdi, 1 Eylül’de ders vardı çünkü. Bazen araba çıkmazdı, bir hafta, on gün geç kaldığımız da olurdu tabi...

…Önce arabayla Ermenistan’ın Leninakan, Kirovakan denen kentlerine gidilirdi. Oradan dağa göç başlardı – atlarla, arabalarla, yürüyerek…

Göçle ilgili aklımda kalan en net kare halamın benle yaşıt kızıyla birlikte heybenin iki gözüne konularak  “Maral” isimli  ineğimizin (bütün ineklerimizin adları vardı – Maral, Ceylan, Sona, Süsen…) sırtında taşınmamız. “Maral” çok yaşlıydı,  o yüzden dedemler dağa kendileriyle götürmüyordu, bizim göçle yavaş-yavaş gitsin istiyorlardı sanırım. Ben, halamın kızının yaklaşık iki katı ağırlığında, çok kilolu bir çocuktum ve doğal olarak heybeyi olduğum tarafa doğru eğiyordum. Dengeyi sağlamak için halamın kızının olduğu tarafa bir taş, ağırlık konulurdu:) Şimdi kilo açısından yerlerimiz değişik, ama bu taş meselesi halen bizim tayfada geyik konusu...

Dağa çıktıktan sonra ilk birkaç gün karmaşa içinde geçerdi. Çadırlara yerleşmek, düzeni oturtmak öyle kolay değildi. Hele bir de yaşları 1 ile 10 arasında değişen 8-9 çocuk varken…

Benim güzel dedem, gittiğimiz her yaylada (bu arada, her sene farklı yaylaya giderdik) çadırlara en yakın yerde yerden kaynayan bir çeşmeyi taşlarla, borularla yukarıya çıkartır, kadınların işini kolaylaştırırdı. Bizlerde öyle çeşmelere “bulak” denir, biz de o dedem yaptığı için o bulaklara hemen “Mecid bulağı” adını verirdik. Tabi, bizim dedemizin olduğu için de diğer çocuklarla aramızda hep sıra kavgası çıkardı – biz önceliğin kendimizde olduğunu düşünürdük.

Bazen çok güçlü sel gelirdi, bizim çeşmeyi de götürürdü. Ama dedem anında yenisini yapardı ve biz de çok övünürdük.

Çadırlar daha yukarıda kurulduğu için sel görmüyordu, ama bazen öyle yağmurlar yağardı ki, sabah kalktığımızda çadırın içinin bile su ile dolduğunu görürdük.  Arkasından güneş açmazsa, benim melek huylu anamın en sinirli olduğu günler olurdu o günler – 8-9 çocuğu o çamurun içinde zapt etmek çok kolay değildi.  Güneş açınca da çadırda ne varsa dışarı dökülürdü. Şimdi düşünüyorum – olağanüstü bir manzaraymış….

…Sabah olunca çocuklar da dahil, herkesin işi vardı. Yaşı daha büyük olan erkek çocuklar dedemlerle giderdi – koyunlardan ve ineklerden onlar sorumluydu. Biraz daha küçük yaşlı olanlar kuzuları otlamaya götürürdü.   En küçükler anamın yanında kalırdı – ama onlara da iş bulunurdu, mesela, süt makinesinin kolunu çevirmek gibi.
Kuzuları otlamaya götürme işi  genelde halamın kızıyla bana düşerdi. Kuzuları çadırlardan çok uzaklaştırmazdık. Benim en çok sevdiğim işti kuzu çobanı olmak. Dedemin öğrettiği “Kuzuyu otlatır çobanın kızı” şarkısını okurdum hep, halen aklımda. Bazen sis gelirdi, kuzuları kaybederdik.  Halamın kızıyla birlikte kaybettiysek, anamdan azarı ve bazen çubuğu yiyen hep ben olurdum. Çünkü halam, eşini genç yaşında kaybetmişti ve bu nedenle anam, halamın çocuklarına pozitif ayrımcılık yapardı hep.  Neyse ki dedemin en sevimli torunuydum...

….Kuzudan-koyundan kalan zamanlarımızda da boş durmak yoktu. Sadece uçurumlarda biten küçük yaprak vardı, çok güzel dolması olurdu.  Anam o yapraktan kışlık yapardı – tabi toplamaya da bizi gönderirdi. Evelik, kekik ve şimdi adını bile unuttuğum envai çeşit çiçek-ot toplardık – anam onları kurutur,  küçük torbalara doldurur, dikerdi.  Aşağı köye indiğimizde o otlar eşe dosta hediye giderdi.  (Bir defasında abimle  dağdan indiğimizde getirdiğimiz kekik torbalarının hepsini evden habersiz  öğretmenlerimize götürdüğümüz için sıkı dayak yemiştik annemden )

….Dağda çilek toplama maceramız vardı bir de. Çilekleri toplar, uzun ve sert otlara dizerdik boncuk gibi. Yarışırdık, kim daha çok çubuk dizecek diye. Tabi en az benim olurdu, çünkü şişman olduğum için çayırların, kayaların üzerinden atlamaya korkardım, diğerleri de benle alay ederlerdi

….Haftada bir gün sabahları anam hepimizi seferber eder çiçek toplamaya gönderirdi.  Şimdi unutmuşum, ama o zaman dedem sayesinde her çiçeğin, her otun adını bilirdik. Kötü kokulu otları toplamazdık mesela, anam hep çeşme üzerindeki çiçekleri toplamamızı isterdi.  Bir de çamurlu olmayacaktı tabi.
Kucak kucak çiçekle dönerdik çadıra. Biz gelinceye kadar anam çadırın önünde ateşi yakmış, iki büyük kazanda suyu kaynatmış olurdu. Çiçekleri o kazanlardan birinin içine dökerdi.
Kızları içeride, erkekleri dışarıda (bazen bir leğene 3 erkek çocuk soktuğu oluyordu)sırasıyla yıkamaya başlardı ilk kazandaki suyla.
Tabi o zaman şampuan bir lükstü. Siyah sabunla saçlarımızı yıkardı, özellikle benim tarak girmeyen kıvrım ve kalın saçlarımla baş edebilmek için ısıttığı yoğurt suyunu yumuşatıcı olarak kullanırdı. Sonra da güzel kokalım diye çiçek suyu ile durulardı hepimizi. O gün kıyafetlerimizi kirletmek ceza sebebi olurduJ
….Öyle koyun-kuzunun içinde büyüdüğümüze bakmayın, her gün et yemeği olmazdı yaylada.  Haftada, on günde bir defa bir koyun, oğlak kesilir, o gün kebap çekilir, üstünden közde yapılmış sütlü kömbe yenir ve biterdi.  Anamın çoğu zaman yemek pişirecek zamanı olmazdı.   Sabah erkenden kalkardı, sobayı yakardı, dedemle birlikte koyunları inekleri sağardı, dedeme ve küçük çobanlara kahvaltı yaptırır, gönderirdi. Ardından 2-3 saat sağılan sütle uğraşırdı, kaymak çekerdi, yoğurdu, peyniri mayalardı, loru çürütürdü, “çeçil”i  kaynatırdı, bulaşıkları yıkardı. Sonra halen uyuyan çocukları uyandırır,  yıkar, sütten-kaymaktan yedirir, oynamaya gönderirdi.  Lambaların isini temizlemek, ortalığı toplamak,  çamaşır yıkamak  derken akşam oluyor, hayvanlar geliyor, sağım başlıyordu yine.  Dolayısıyla, bize de “Allah ne verdiyse”, onunla – sütle, yoğurtla, kaymakla, peynirle, lorla  karnımızı doyurmak düşüyordu çoğu zaman. En revaçta olan yemek yoğurt doğramacıydı. Kuru ekmeği yoğurdun içine doğrar, üzerine toz şeker dökerdik. Reçel varsa, ekstra mutluluk sebebiydi...

…Yayık asılan gün bayram olurdu. Bazen “küserdi” yayık, anam öyle derdi, çok geç olurdu yağ. Bazen de hemencecik ayranın üzerine toplanırdı.  Taptaze yağı ekmeğin üzerine sürüp yer, üstünden çatlayana kadar ayran içerdik. Anam, süt kaymağının ayranını içirmezdi bize.  Süt kaymağını daha çok yağ için toplardı çünkü, ayranı iyi olmaz derdi.  O ayranı genelde köpeklere verirdi. Bir de ayrıca yoğurt toplardı yayık için. İşte en güzel ayran o yoğurttan olurdu. Köpüklü köpüklü içe bildiğimiz kadar içerdik. Geri kalanını anam bir torbaya döker, iple torbanın ağzını bağlar, üstüne de bir ağırlık koyardı. Bir gün sonra ayranın suyu tamamen akar, süzme kalırdı torbada. Anam o süzmeyi tuzla iyice yoğurur, başka kuru torbaya koyar, yine taş koyardı üzerine.  Birkaç kez bu işlemi tekrarlar, süzme sertleşince yine bol tuzla yoğurur, yuvarlak parçalara ayırır, kurumaya bırakırdı.  “Kurut” derler bizde o kurutulmuş süzmeye.  Kuruduktan sonra su ile ezilip açılır, hinkalın, “erişteli isti”nin üstüne dökülür…

…Anamın tek ihmal etmediği şey sabahın köründe evden çıkıp akşam geç saatte eve dönen dedeme sıcak yemek yapmaktı. Bize yapmasa bile, ona mutlaka yapardı. Dedemin ihmal etmediği şey de çadıra ayak basar basmaz “benim kızım uyudu mu” diye sormaktı. “Kızı” ben oluyordum. Anam bu ayrımcılığa çok kızardı, ama dedemle ben ritüeli hiç bozmazdık.  Saat kaçta gelirse gelsin, hep dedemi beklerdim. Anamı kızdırmamak için yorganı kafama çekip uyuyormuş gibi yapardım, ama dedem gelip o sihirli cümleyi kurduğu anda L şekilli tahtın üzerine sıralanıp yatan çocukların arasından hemen kafamı kaldırırdım.  Masada dedemin kolunun altında yerimi alırdım ve onun yemeğine de ortak olurdum. Anamın, halamın çocuklarına ve en favori torunu olun abime aşırı iltimasının intikamını böyle alıyordum işte. Bazen anama küsüp saatlerce dışarıda soğukta dedemi beklediğim bile oluyordu. Çok sert, ağır adamdı dedem.  Onun evde olması diğer çocuklar için “hazır ol” durumuna geçme, neredeyse nefes bile alamama demekti, benim içinse bayram. Tabi, ertesi gün diğerleri bunun intikamını fena halde alırlardı benden – çilek toplarken, uçurumu geçerken arkada yalnız bırakarak...

…Anne-babalarımız 3-4 aylık süre içerisinde bir veya iki kez gelirlerdi yanımıza. Hem işleri vardı, hem dağa çıkmak öyle kolay değildi. Yaylaya sadece büyük kamyonlar çıkabiliyordu, hatta bir seferinde kamyonun bile çamura saplandığını ve annemlerin uzun zaman yolda kaldığını hayal meyal hatırlıyorum…

Bayram olurdu annemlerin gelişi. Kuzular otlaktan geriye dönünce annelerine koştuğu gibi, biz de kendi annelerimizin dizinin dibinden ayrılmazdık o birkaç günde.  Annemler bir araba dolusu dağda bulamadığımız nimetlerle gelirlerdi – bu da ayrı mutluluk sebebiydi. Kasalarla meyve, kiloyla çikolata, şekerleme, torba-torba tatlılar, yeni kıyafetler, her gün pişen ev yemekleri… kelimelerle anlatılması zor olan güzelliklerdi. Anam şekerlemelerin, meyvenin  bir kısmını sonraya saklardı hep – babamlar gittikten sonra da bizi sevindirebilsin diye…

Haftada, on günde bir aşağı köylerden, şehirlerden dağa araba çıkardı.  Şeker, sabun, şekerleme, meyve falan satardı.  Bazen de dedem atla aşağıya iner, heybe dolusu malzemeyle dönerdi. Anam yiyecekleri  on güne yetecek şekilde kullanmak için çok büyük çaba sarf ederdi, ama o kadar çok çocuğun içinde zorlanırdı.  Amcamın benden 3 yaş küçük olan oğlunun “ana, bideyni, bideyni (yani birceciğini) diyerek bir kasa kirazı yemesi , gece ishal olup tahtın üzerinde sırasıyla dizilen çocukların (en çok da benim) kafalarını batırması ve anamın sabahın köründe o kokuyu giderip beni sakinleştirmek için bütün çocukları çiçek toplamaya göndermesi halen bizim ailede dalga konusu...

…Bazen genç kızlar, erkekler gelirdi dağa – ailelerin yanına. Bakıştıklarını falan görür, peşlerinde dolanırdık. Bizi uzaklaştırmak için şeker falan verirlerdi...

…Hava açık olunca anam biraz uzaktaki kayalıklara gitmemize izin veriyordu. O kayaların üstünde kına olurdu, tükürükle ıslatır ellerimize sürerdik…

…Bazı gecelerde ayı, kurt dolanırdı etrafta.  Gecelerin birinde ayı basmıştı koyunların olduğu halhalı.  Köpekler yeri-göğü inletmişlerdi. Vurmuşlardı bizimkiler ayıyı. Ölü hali bile heybetliydi.  Çakalı, tilkiyi hayvandan bile saymazdık, ama onlar da bizi adamdan saymazdı herhalde, gözümüzün önünde kuzumuzun kuyruğunu koparmıştı bir defasında çakal… Kurtların ışıktan korktuğunu söylerlerdi dedemler. Sağlam köpeklerimiz vardı, ama gece dışarıdaki ocağı da söndürmezdik çoğu zaman…

…Koyun kesmek bir marifetti.  Derisi ve karnı asla zedelenmeyecekti. Çünkü derisi tulum için gerekiyordu – dedem yazın yaylada toplanan peynirleri o derinin içine doldurur, bütün kış boyu tulum peyniri yerdik, dağıtırdık. Koyunun karnına ise yağ doldurulurdu. Dağ güneşi çok yakar, o yüzden yağı falan tutmak öyle kolay olmuyor. Koyunun karnı temizlenir, yıkanır, tuzlanır, güneşte kurutulurdu. Kupkuru olduktan sonra ıslatılır ve tuzlanmış tereyağ hava almayacak şekilde o karına doldurulurdu.  Karın yağının değişik bir tadı olurdu, ama asla bozulmazdı. Köye indiklerinde  10-15 adet 25-30 kilogramlık yağ karını getiriyordu dedemler. Yağın bir kısmını da eritirdi anam. Erimiş yağ kullanırdı kendisi de – daha temiz oluyor diye. Ondan aldığım terbiye işte, ben halen erinmiş yağ kullanırım...
Bir de kavurma vardı tabi, lezzetini hiç unutamadığım. Koyunu kavurur, büyük bir kazana doldururdu dedem, kışın donmuş yağın içinden tikeleri seçip yemek büyük bir zevkti:) 

…Anlata anlata bitmez benim yayla hikayelerim. Hayatımın en güzel kesiti diyorum şimdi o yıllarıma. Aslında başlarken amacım farklı bir yayla yazısı yazmaktı, ama  bir baktım ki, kendi masalımı yazmışım.  Canım dedem ve güzel anam için, onların güzel ruhları için olsun bu masal da…

P.S. Diğer yazı çok  yakında...

P.P.S. Yayla fotoğraflarım yok eskiden dedim ya, yenilerle idare edin. Fotoğraflar Pokut, Sal, Hazindak, Sultan Murat ve Hıdırnebi yaylalarında çekildi...

Gönül Şamilkızı






2 yorum:

  1. Oxudum ama yenə oxumalıyam...
    Yəni o anlatılanlar oqədər köklü və dərin iz buraxan anlarDIR ki HƏR BİR CÜMLƏ VƏ MÖVZÜ insanı götürür və o illərə aparır...
    Sanki Şəhriyarın anlatdığı HEYDƏR BABAYA SALAM şah əsərində olduğu kimi, o yaşananlar bir sinəma pərdəsi kimi gözlər önündə canlanır...
    ...
    Sizi səmim qəlbdən təbrik edirəm əziz və hörmətli Könül xanım!
    Təmiz duyğuları məharət və bacarıqla qələmə almısınız.... Və bu gözəllikləri bizlərlə paylaşdığınız görə, ÖZ TƏRFİMDƏN SİZƏ SONSUZ MİNNƏTDARLIĞIMI BİLDİRİRƏM!
    Və Başarılarınızın davamını arzulayıram!
    DƏRİN SAYQILARLA,
    Məsud Ələmdarli
    (Norveç-03/07/16)

    YanıtlaSil
  2. Teşekkür edirem, çox sağ olun:)

    YanıtlaSil

Bu Blogda Ara